Etik Bloggerlık

İnternette nitelikli ve kayda değer içerik geliştiren temel kullanıcılar artık tamamiyle bloggerlar oldu. Onların yaptıkları, takip ettikleri, tükettikleri diğer okuyucu kitle tarafından inanılmaz bir bağlılıkla takip ediliyor ve benimseniyor. Yazılan her şey ne kadar gerçek, ne kadar samimi? İşte ben de bu yazıda bunu sorgulayacağım.

Siz de çok iyi biliyorsunuz ki artık blog ve bloggerlığın tanımı yapacak kullanıcı kalmadı. Artık internette vakit geçiren herkes o ya da bu sebeple blogların ne olduğunu çok iyi biliyor. Genel hatlarıyla ilgi duyulan hobi ve aktivitelere, görsel sanatlara, akşam ne yemeği yapsamlara hitap eden bu bloggerlar güncel olay ve markalarla da oldukça haşır neşir. Kişisel günlükten bu noktalara kadar gelen bu bloglar (-ki bence en samimisi tartışmasız budur) zamanla markaların da ağlarına düştüler. Çünkü herhangi bir markanın çeşitli sitelerde üst taraflara vereceği reklamın geri dönüşü ile “canlarım şu ürünü aldım, kocam belimi daha bi sıkı kavradı” cümlesinin geri dönüşü inanılmaz fark ediyor, daha bir benimseniyor. Hatta buna kabaca “blogtan bloga pazarlama” bile diyebiliriz biz.

Bazı bloggerlar ilk olmanın kaymağını fena bi’ şekilde yedi. Onlar bu akımın öncüleri, ilkleriydiler. Bununla paralel olarak hitap ettikleri kişi sayısı, yazılarına aldıkları yorumlar bi hayli yüksek. Gelişen her pazarlama kanalında olduğu gibi markalar ve ajanslar bu geri dönüşü kendilerine çevirmeyi çokta zorlanmadan başardılar. Blogger topluluklarına özel sunumlar, özel gönderiler şeklinde adım adım gerçekleşen bu “çevirme” son günlerde artık zorlama tanıtım olarak gözüme çarpıyor. Öyle ki, twitterdan herhangi bir ürün adı arattığında karşına çıkan sonuçların hemen hemen hepsi sürü söylemleri. Baştan sona ifade ettiklerimi özetlersek; blog yazarı bir ürünü övüyor, onu takip eden diğer insanlarda sürü halinde sevdiklerini belirtiyor. Bu süreç hiç dokunulmadan olduğu gibi devam ediyor…

Mesela geçen hafta türk telekom blog yazarlarına özel olarak tivibu servisinin tanıtımı yaptı. Çok isterdim davet edildim, lokasyon olarakta bana uygun katıldım diye yazmak ama ne yazık ki ben de sizin gibi sosyal ağlardan bu ürünün tanıtımına şahit olabildim. Takip ettiğim twitter kullanıcıları, onların takip ettikleri derken zaten inanılmaz bir bilgi akışı mevcuttu sunum sırasında. Çeşitli rakamlar, düşünülen ve uzun vadede yapılmak istenen hepsi ekranımın sağ kenarında bir bir yerini alıyordu.

Bahsettiğimiz firma Türk Telekom. Türkiye’de iletişim sektöründe kulakları en çok “çınlayan” bir firmadan bahsediyoruz dikkatinizi çekerim, ama o toplantı da hiçbir negatif yorum göremedim ben. Biraz bekleyip bloggerların ürün tanıtım yazılarını (türk telekom beni davet etti, ben değerliyim tadında) özetleyecek olursak servisin bütün artılarını türk telekom yazıyormuş gibi anlattılar. Servisi kullanan ve beğenen biri olarak benim düşüncelerim ise onlardan farksız kalmadı. Fakat…

Fakat bahsettiğimiz firma Türk Telekom. TT harflerini yanyana gören çoğu kişinin aklına problem, fahiş fiyat uygulaması, yetersiz destek gelirken bu kadar çok övgü anormal değil miydi? Hiçkimse çıkıpta “telekom çok güzel düşünmüşsün de sen doğru düzgün internet hizmeti veremez, altyapı yatırımı yapamazken bunu enine boyuna düşündün mü? Yarın öbürgün şişer mi bu?” diye soramıyor. Soramadığı gibi negatif olarakta hiçbir şey yazmaya cesaret edemediklerini görüyorum ben. Zira yazılan çizilen her şey ortada.

Aynı şekilde yine firmalar çeşitli sponsorluklar eşliğinde vizyondaki filmlere, yeni ürün lansmanlarına, özel partilere davet ediyor ve onlarda da durum en ufak şekilde değişmiyor. Takip ettiğim bloglarda gittikleri organizasyona dahil bir negatif yorum okumak mümkün değil.

Peki takipçiler bunu fark edemiyor mu? Fark ediyor ama daha doyma noktasına ulaşılamadı. Bence bir süre daha markalar ve onların yazarları al gülüm ver gülüm şeklinde oynamaya devam edecekler, taa ki bu işlem işlevini yitirene kadar.

O süre gelene kadar takip ettiğiniz bloggerları iyi tartmanız dileklerimle…

İnatla İzmir, Ama Ne İnadı?

Sigaramı yakıp yine canımı sıkan bir şey hakkında iki çift laf söylemek istiyorum. Belki görmüşsünüzdür, facebookta geçen haftadan beri “patır patır” İnatla İzmir diye bir video yayınlanıyor. Videoyu hazırlayan İzmir Reklamcılar Derneği, anladığımız kadarıyla reklam piyasasındaki İstanbul & İzmir yarışına inat İzmirdeyiz imajı vermiş. Belki bunu bile kastetmemiştir, ben direk düz mantık bunu algılayabildim. Ama bir şeyler öyle olmuyor sanki…

İrd, daha önceleri de günahlarını almayayım ama benim canımı epey sıkmıştı. İzmir’e marka ve logo yarışması düzenlendiği EXPO sonrası zamanlarında bu logo ve sloganımsı çalışmaları İstanbul ajansları yaptı diye isyan ediyordu. Kızıyorum, çünkü ird daha önce bir çalışma yapıp gerekli kurumlara gitti mi bilmiyorum. (Tam bu an mail attım ird’ye, gelen cevaba göre özür diler ya da boklamaya devam ederim)

İzliyoruz videoyu, şaşırmamak gerek yine kordon ve palmiyeler karşılıyor bizleri. Aklıma hemen içinde palmiye olan İzmir logoları geliyor. Ne saçmaydı di mi onlarda? Neyse. Ama işi biraz detaylı izleyince hiçte iyi bir çalışma gibi durmuyor. Bir kere o “inatla izmir” yazıları hangi devirden kalma? O renkleri hangi grafiker seçmiş olabilir ki? Ya da İstanbul ve ekonomik kriz sözlerini o metinde oturtmak için ne kadar uğraştınız? Kordondaki sevgililer, masada bira ya da rakı; al sana İzmir. Bunu yapan ve uygulayan kişiler acaba İstanbul’da -bırak markaları- herhangi bir tanıtım videosu izlemiş olabilir mi acaba? Bence izlememişlerdir, izleseler bunu yayınlayamazlar gibi.

Evet, İstanbul her daim daha iyi işler yapıyor İzmir’e göre. Bunu açık açık yazmak, birilerine ayıp etmek olarak algılanmaz umarım. Ama soruyorum ird’ye; üyesi olan reklam ajanslarına bakınca kaçında markalar için stratejik planlama yapıldığını bana söyleyebilir mi? Kaçında gerçekten ödüllü & kreatif işler çıkıyor, kaçında yapılan çalışmalar ulusal ya da uluslararası arenalarda ses getiriyor. Getiriyorsa biz niye bunları göremiyoruz? Neden marketing dergilerinde adları geçmiyor? Yoksa hakları mı yeniliyor? Ya ya…

Şimdi attığım maile cevap geldi ird’den. “the users mailfolder is over the allowed quota.” diyor gelen mail, yani boklamaya devam edebilirim affınıza sığınarak. “reklamca” adında bir dergi gördüm web sitenizde, üşenmedim indirdim inceledim. Çöp bilgileri geçersek asıl dikkatimi çeken, ya da ahkam kesebileceğim bir konuyu gördüm ve epey üzüldüm.

“İnternette Reklam Olur Mu?”

Gerçekten böyle bir söyleşi var bir ajansla. Karşısındakiler de ciddi ciddi buna cevap vermiş, sanki yeni bir şeymiş gibi. Temmuz 2009′da çıkan bir dergi İzmir’in ya da İzmir’deki ajans ve firmaların ne kadar geriden geldiğini kabak gibi bize gösteriyor. “Ama İstanbul firmalarının bütçesi çok” diye çemkiren arkadaşlar, internet reklamcılığı ne kadar süredir var bilginiz var mı? Ajanslar olarak bırakın internet reklamcılığını, günümüz trendlerine uygun web sitesi bile yapamıyorsunuz peki bundan haberiniz var mı? Muhtemelen yok, çünkü ortaya çıkan işlerden bunu görüyoruz. Onun için Çeşme otelleri en başta İstanbul ajansları ile çalışıp web sitelerini onlara yaptırıyorlar. Ama bir saniye, sizin grafikerleriniz hala “orası web ya, onun tasarım anlayışı farklı” diye bahanelerle topu başkasına atıyor değil mi? Onun için İzmir’in bütün kurumlarının ya da belediyelerin web siteleri 1999′dan kalma bir şekilde gözüküyor. Bırakalım bunları.

Bu reklamcılık, marka danışmanlığı, dergi reklamları, katalog hazırlama diye uzayıp giden listede kim ne derse desin vasat işler çıkıyor İzmir’de, hepsi sadece günü kurtarabiliyor.

Bu arada reklamcılık, benim için sadece buz dağının görünen yüzü. Yoksa ben çalıştığımız firmalarda ne iletişim uzmanları(!) da görüyorum, onları da anlatırım elbet birgün. Şu an için değişmeyen gerçek kendini geliştiren kişiler İstanbul’a gidiyor, orada çalışıyor. Siz yarattığınız bahanelerle ütopik reklamcılık sektöründe oynuyor, ben de böyle esirgemeden ağzıma geleni söylüyorum. Bu bir şekilde elbet düzelecek, ama böyle videolarla mı yoksa yenilikçi bakış açılarıyla mı bunu hep beraber göreceğiz İzmir.

Bu yazıda sorulan sorular bok atmadan ziyade, gerçekleri caps lock açık şekilde dile getirmektir. Yaptığım bir hata varsa düzeltip özür dilemesini de bilirim tabii ki. Reklam ajanslarını boklarken iyilerini ayrı tutmak lazım, ama iyiler de 3 taneyi geçemeyeceğinden alınmayacaklarını umuyorum.

web 2.0 ajanslarına açık mektup!

Sevgili İstanbul ajansları, onların beyin ekibi, art direktörleri, ve muhattapları;

Geçen 4 ayda benim internet hayatıma kabus gibi çöktünüz. Bunu daha önce söyleyen olmuş muydu? Yıl sonuydu, markalar bütçelerini bitirmek adına onlarca çöp proje üretmiştiniz hani? Hatırladınız değil mi?

Önce reklam ajansı ayağınızda iğrenç televizyon reklamları çektiniz. Yetmedi, Şahan Gökbakarı tekrar alakasız Turkcell reklamlarında oynattınız. O da kesmedi, yine Nil ‘den medet umdunuz. Kumandadan kapatabiliyoduk sizi, bu sefer de ekşi sözlükten facebook’a kadar web ajanslarınız sardı etrafımızı.

Devamını oku »

Nice dream

Güzel bir yaşam nedir? Bunun hayalini kurmak bile güzel geliyor ve yetiyor çoğu zaman.

Hayatımda yapamadıklarıma baktığım zaman hala hiç bir şey yapamadığımı düşündüğüm çok oluyor. Güzel bir tatil düşüneyim mesela… Hala akdenizden öteye tatil yapmaya gidemedim. Tatil dediğim de, öyle spa’sı tam pansiyonu bile değil oysa. Yine de yapamadım. Bir Tokyo’yu fotoğraflardan ve google maps üzerinden ziyaret ettikten sonra, gidip “oss!” selamı veremedikten sonra tatil mi yapmış olurum hiç.

Bu Japonya belki 4 senedir takındı oldu ben de, interrail gibi her yaz sonu gidiyorum ama gitmek bir yana planınından öteye gidemedi hiç, hep lafta kaldı. Bu da bana kendime “hep laftasın” diye kızmama sebep oldu. Gönül ister ki bahanem maddi olanaksızlıklar olsun. Ama o da olamadı, hep birileri “şu sigarayı bıraksan şimdiye 2 kere gidip gelmiştin” tarzında yaklaştı, tiksindim. “Onlar ingilizce bilmiyor ki” dediler, sanki çok umrumdaymış gibi. Gerçekten umrumda mı? Ben hep şöyle bir hayal kuruyordum oysa; indim, yerleştim ve attım kendimi sokaklara. Elimde harita (bu işin edebiyat kısmı, navigasyon diye bir şey var) adım adım gezmek bana yetecekti. Okuduklarımdan ziyade aylak aylak gezmek. Amaçsızca, şuursuzca. Herkesin yüzüne bakıp sırıtmak, alkol almadan (durabilirsem) sarhoş olmak buydu belki. Hem de uçakta öğrendiğin toplasan elli kelimeyi geçmeyecek japoncanla.

Devamını oku »

Business networklerin kullanımı, farkı

Öncelikle şunu açıklama getirmek isterim. Ben de senin gibi nerede türkçe nerede ingilizce kelime kullanacağımı bilemeyenlerdenim. Bu konuda beni yargılamanı da istemem, şimdi tutupta iş ağlarının önemi yazınca bana pek manidar gelmiyor. “Dilinizden utanmayın” geyiklerini daha sonra yapacağız. Şimdi sırası değil…

Şu internete yıllarını vermiş, yıllarını vermiş epey arkadaşı olan iyi bir bağımlısı olduğumu düşünüyorum. Şans eseri de mesleğim de bununla ilgili ve ben vakit geçirmekten gerçekten keyif alıyorum. Hep söylerim -düz adam olduğum anlarda tabii ki-, bir mimarlık gibi zor değil bizim meslek. Onların başarıya ulaşması için “elle tutulur” bir bina dikmeleri gerek. Fakat internetle ilgili yazılım ya da görsel bir hizmet sunuyorsan bu direk çürür. Yapacağın tek bir proje ya da açacağın tek bir internet sitesi, belki de kodlayacağın anlamsız bir program/yazılım seni ihya edebilir. Ama yaptığın şeyi duyurmak, ya da kendini tanıtman da gerek. Tutma potansiyeli olan bir projen gerekli kitlelere ulaşamadığı için hiç olabilir. Ya da tasarımda çok iyisindir, çalışacak güzel bir yer bulamıyorsundur.

Devamını oku »